Hamd,
yalnızca Allah'adır.
Birincisi:
İslâm
dînine girmen için senin hakkında hidâyeti takdir eden Allah Teâlâ'ya hamd
ederiz. Zirâ bu büyük nimet, Allah Teâlâ'ya hamd edip şükretmeyi
gerektirir.
İkincisi:
Bir
müslümanın, İslâm dîninin en büyük amelî rüknünün
(esasının) namaz olduğunu, müslüman ile kâfiri birbirinden
ayırt eden sınırın, namaz olduğunu bilmesi gerekir.
Nitekim
Câbir'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre,o
şöyle demiştir:
"Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'i şöyle derken işittim:
بَيْنَ الرَّجُلِ وَبَيْنَ الشِّرْكِ وَالْكُفْرِ تَرْكُ
الصَّلاةِ [ رواه مسلم ]
"Kişi ile şirk ve küfür arasındaki sınır;
namazın terkidir." (Müslim; hadis no: 82).
Üçüncüsü:
İslâm âlimleri -Allah onlara rahmet etsin-,
cemaat namazının hükmü konusunda birçok görüş
ayrılığına varmışlardır. Bu
görüşlerin en doğru olanı; cemaat namazının câmi
veya mescitte kılınması farz oluşudur. Şer'î deliller
de buna delâlet etmektedir.
Bu görüşte olanlar: Atâ b. Ebî Rabâh,
Hasan Basrî, Evzâî, Ebu Sevr'dir. Zâhirine bakılırsa, İmam
Ahmed'in mezhebi de bu görüştedir. İmam Şâfiî de
'el-Muzenî'nin Muhtasarı'nda buna işâret etmiş ve
şöyle demiştir:
"Cemaat namazına gelince, ben, özürsüz
terkedilmesine ruhsat vermiyorum."
Değerli âlim Abdulaziz b. Baz ve Muhammed
b. Salih el-Useymîn de -Allah ikisine de rahmet etsin- bu görüşü
tercih etmişlerdir.
Namazın cemaatla
kılınmasının farz olduğuna delâlet eden delillere
gelince, bunlar aşağıdaki şekildedir:
1. Allah Teâlâ bu konuda şöyle
buyurmuştur:
وإذا كنت فيهم فأقمت لهم الصلاة فلتقم طائفة منهم معك وليأخذوا
أسلحتهم فإذا سجدوا فليكونوا من ورائكم ولتأت طائفة أخرى لم يصلوا فليصلوا معك
[ سورة النساء من الآية:
١٠٢]
"(Ey
Peygamber!) Sen (savaş meydanında) içlerinde bulunup da
onlara namaz kıldırmak istediğin zaman, onlardan bir grup
ayağa kalkıp seninle namaza dursunlar, silahlarını da
yanlarına alsınlar.Namazda
olanlar secdeye vardıklarında, diğer bir grup düşmana yüzlerini dönmüş
bir halde sizi korumak için arkanızda dursunlar. (İlk grup, ikinci rekâtı kendileri kılıp selâm
verdikten sonra), namaza henüz başlamamış olan diğer
grup gelip seninle birlikte namaza dursunlar.(Bir rekâtı seninle
birlikte kıldıktan sonra, ikinci rekâtı kendileri
tamamlasınlar). Düşmanlarından sakınıp
silahlarını da yanlarına alsınlar." (Nisâ
Sûresi: 102).
İbn-i
Münzir -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Allah
Teâlâ'nın düşman korkusu halinde namazı cemaatle
kılmayı emretmesi farz olduğuna göre, bunun emniyet ve
güven halinde farz olması daha önce gelir." (el-Avsat; c: 4, s:
135).
İbn-i
Kayyim -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Âyet,
(namazı cemaatle kılmaya) birçok yönden delildir:
1.
Allah Teâlâ'nın onlara namazı cemaatle kılmalarını
emretmesi, sonra bu emri ikinci grup hakkında tekrar etmesidir.
Nitekim
âyette şöyle buyurmuştur:
ولتأت طائفة أخرى لم يصلوا فليصلوا معك [ سورة النساء من الآية:
١٠٢]
"(İlk grup, ikinci rekâtı kendileri
kılıp selâm verdikten sonra), namaza henüz
başlamamış olan diğer grup gelip seninle birlikte namaza
dursunlar.(Bir rekâtı seninle birlikte kıldıktan sonra,
ikinci rekâtı kendileri tamamlasınlar)." (Nisâ
Sûresi: 102).
Bu âyet,
cemaat namazının herkese farz olduğuna delildir.Öyle ki
Allah Teâlâ, birinci grubun namazı cemaatle kılması sebebiyle
ikinci gruptan cemaat namazını düşürmemiştir /onları
bundan muaf tutmamıştır.Şayet cemaat namazı sünnet
olsaydı, özürlüler arasında, düşman korkusu içinde olan
kimselerin özürünün kabul edilmesi en önce gelmesi gerekirdi. Şayet
cemaat namazı farz-ı kifâye olsaydı, savaş
sırasında birinci grubun kılması ile ikinci gruptan bu
farzın sâkıt olması/düşmesi gerekirdi. Bu âyet, cemaat
namazının herkesin üzerine farz olduğuna delildir.
Bu üç
yön şöyledir:
Birincisi: Allah
Teâlâ'nın, cemaat namazını emretmesi.
İkincisi: Allah
Teâlâ'nın, cemaat namazını tekrar emretmesi.
Üçüncüsü: Allah
Teâlâ, düşman korkusu halinde bile cemaat namazını terketmeleri
konusunda onlara izin vermemiştir." (Bkz: "Namaz ve Namazı
Terkedenin Hükmü"; s:137-138).
2. Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
وأقيموا الصلاة وآتوا الزكاة واركعوا مع
الراكعين [ سورة البقرة الآية:
٤٣]
"Namazı (gereği
gibi) kılın, zekâtı (hak edene) verin ve rükû
edenlerle birlikte rükû edin." (Bakara Sûresi: 43)
Âyetin
delil olmasının yönü şöyledir:
Allah
Teâlâ, mü'minlere, rükû etmelerini emretmiştir. Rükû ise namazdır. Namazı
rükû diye ifâde etmesinin sebebi; çünkü rükû, namazın rükünlerindendir. Namaz
ise rükünleri ve farzları ile ifâde edilir. Nitekim Allah Teâlâ
namazı, secde etmek, Kur'an okumak ve tesbih etmek olarak
adlandırmıştır. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın:
"rükû edenlerle birlikte rükû edin" demesinin başka bir
faydası olması gerekir ki, o da sadece namaz kılmak
değildir. Aksine namazı, namaz kılan cemaatle birlikte
kılmak demektir. Çünkü "maa" lafzı, bu anlamı
ifâde etmektedir. Bu sâbit olduğuna göre, bir kimse rükû edenlerle
birlikte rükû etme vasfı veya hâli emrolunmuşsa, o kimse,
emrolunduğu şeyi bu vasıf veya hâl üzere yerine getirmedikçe
emri yerine getirmiş sayılmaz.
Denilse ki:
Bu görüş, Allah Teâlâ'nın şu emri ile çelişmektedir.Çünkü
kadının, cemaatle namaz kılması gerekmez.
يا مريم اقتني لربك واسجدي واركعي مع
الركعين [ سورة آل عمران الآية:
٤٣]
"Ey Meryem! Rabbine ibâdet et,
secdeye kapan ve rükû edenlerle birlikte rükû et." (Âl-i
İmrân Sûresi: 43).
Ona
şöyle cevap verilir:
Bu âyet,
bütün kadınlar için aynı emri kapsamaz. Aksine bu emir, sadece Meryem
-aleyhasselâm-'a özeldir. Allah Teâlâ'nın:
وأقيموا الصلاة وآتوا الزكاة واركعوا مع الراكعين
[ سورة البقرة الآية:
٤٣]
"Namazı (gereği
gibi) kılın, zekâtı (hak edene) verin ve rükû
edenlerle birlikte rükû edin." (Bakara Sûresi: 43)
Emrinin
aksine, (Âl-i İmran Sûresi: 43'te) sadece Meryem -aleyhasselâm-
bununla emrolunmuştur. Bilindiği gibi Meryem -aleyhasselâm-'ın
başka kadınlarda olmayan bir hususiyeti vardı.Çünkü
annesi azatlı bir kul olması,O'na ibâdet etmesi ve Beytu'l-Makdis'e
hizmet edip oradan ayrılmaması için onu Allah Teâlâ için adamış,
Meryem de oradan hiç ayrılmamıştır. Bu sebeple Meryem'e, âilesi
ile birlikte rükû etmesi emrolunmuştu. Allah Teâlâ onu seçip bütün dünya
kadınlarına tercih edince, diğer kadınlardan ayrı
olarak bir emirle onu ayrı tumuş ve kendisine itaat etmesini
emretmiştir.
Nitekim
Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:
وإذ قالت الملائكة يا مريم إن الله اصطفاك
وطهرك واصطفاك على نساء العالمين يا مريم اقنتي لربك واسجدي واركعي مع الراكعين [ سورة آل عمران الآيتان:
٤٢ – ٤٣]
"(Ey Peygamber!
Hatırlar mısın?) Hani melekler şöyle
demişlerdi: Ey Meryem! Allah seni (kendisine itaat etmen için)
seçti, seni (her türlü kötü ahlaktan) temizledi ve seni (yaşadığın
devirde) dünya kadınlarına tercih etti (onlara üstün
kıldı). Ey Meryem! Rabbine ibâdet et, secdeye kapan ve rükû
edenlerle birlikte rükû et." (Âl-i İmran Sûresi: 42-43).
Eğer
şöyle denilirse: "Rükû edenlerle birlikte rükû edin" emri,
onlar rükû ederlerken onlarla birlikte rükû edilmesinin farz olduğuna
delâlet etmez, aksine onların yaptığının
aynısını yapmak gerektiğine delâlet eder.Maiyyet, bir fiile
iştirak etmek demeyi gerektirir, onunla birlikte olmayı gerektirmez,
Nitekim Allah Teâlâ'nın şu emrinde olduğu gibi:
يا أيها الذين آمنوا اتقوا الله وكونوا مع
الصادقين [ سورة التوبة الآية:
١١٩]
"Ey îmân edenler! (Emir
yerine getirmek ve yasaklarından sakınmak sûretiyle) Allah'tan
korkun ve (her işinizde) doğru söyleyenlerle beraber
olun." (Tevbe Sûresi: 119)
Ona
şöyle cevap verilir:
Maiyetin
(birlikteliğin) hakikati, bir şeyin sonrası ile öncesinin
birlikte olmasıdır. Bu birliktelik, fiile iştirak etmenin
yanında -özellikle de namazda- başka bir faydalı bir duruma
işâret etmektedir. Dolayısıyla birisine: Cemaatle namaz kıl
veya cemaatle namaz kıldım, denildiği zaman, namaz için biraraya
gelmekten başka bir şey anlaşılmaz. (Bkz: "Namaz ve
Namazı Terkedenin Hükmü"; s: 139-141).
2. Ebu
Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olduğuna göre,
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
وَالَّذِي
نَفْسِي بِيَدِهِ لَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ آمُرَ بِحَطَبٍ فَيُحْطَبَ، ثُمَّ آمُرَ
بِالصَّلاَةِ فَيُؤَذَّنَ لَهَا، ثُمَّ آمُرَ رَجُلاً فَيَؤُمَّ النَّاسَ، ثُمَّ
أُخَالِفَ إِلَى رِجَالٍ فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْ بُيُوتَهُمْ، وَالَّذِي نَفْسِي
بِيَدِهِ لَوْ يَعْلَمُ أَحَدُهُمْ أَنَّهُ يَجِدُ عَرْقًا سَمِينًا أَوْ مِرْمَاتَيْنِ
حَسَنَتَيْنِ لَشَهِدَ الْعِشَاءَ [رواه البخاري ومسلم]
"Nefsim elinde olan Allah'a yemîn olsun ki, içimden şöyle yapmaya kasdettim. Odun toplanmasını
emretmeyi, sonra namazın kılınması için
ezan okunmasını, daha sonra da birisinin mü’minlere namaz
kıldırmasını emredeyim. Ardindan namaza gelmeyen erkeklere arkalarından gelip onlar evlerindeyken evlerini ateşe vereyim. Nefsim elinde olan Allah'a yemîn olsun ki, namaza gelmeyenlerden
birisi, üzerinde et bulunan bir kemik veya koyunun toynağının
arasındaki azıcık bir et bulacağını bilse,
yatsı namazına gelirdi." (Buhârî; hadis no: 618. Müslim;
hadis no: 651).
Yine,
Ebu Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olduğuna göre,
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
إِنَّ أَثْقَلَ صَلاَةٍ
عَلَى الْـمُنَافِقِينَ صَلاَةُ الْعِشَاءِ وَصَلاَةُ الْفَجْرِ، وَلَوْ
يَعْلَمُونَ مَا فِيهِمَـا لأَتَوْهُمَا وَلَوْ حَبْوًا، وَلَقَدْ هَمَمْتُ أَنْ
آمُرَ بِالصَّلاَةِ فَتُقَامَ ثُمَّ آمُرَ رَجُلاً فَيُصَلِّيَ بِالنَّاسِ، ثُمَّ
أَنْطَلِقَ مَعِي بِرِجَالٍ مَعَهُمْ حُزَمٌ مِنْ حَطَبٍ إِلَى قَوْمٍ لاَ
يَشْهَدُونَ الصَّلاَةَ ، فَأُحَرِّقَ عَلَيْهِمْ
بُيُوتَهُمْ بِالنَّارِ [ رواه البخاري ومسلم ]
"Şüphe yok ki münâfıklara en ağrı gelen namaz, yatsı
namazı ile sabah
namazıdır. Şayet münâfıklar yatsı ve
sabah namazındaki ecir ve fazîleti bilmiş olsalardı, emekleyerek
de olsa bu iki namaza gelirlerdi. Şüphe yok ki içimden şöyle yapmaya azmettim: Namazın kılınmasını
emredip, sonra kâmet getirilmesini, sonra da birisinin mü’minlere namaz
kıldırmasını emredeyim.Ardından da ellerinde odun
bağları bulunan adamlarla birlikte
gidip, namaza gelmeyenlerin
evlerini onlar evlerindeyken ateşe vereyim." (Buhârî; hadis no: 626. Müslim; hadis no: 651).
İbn-i
Münzir -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'in
namazdan geri kalan topluluğun evlerini yakmayı içinden geçirmesi;
cemaat namazının farz olduğuna delâlet eden en açık
delildir. Şayet cemaat namazı farz olmayıp mendup olsaydı, Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in onların evlerini yakması câiz
olmazdı." (el-Avsat; c: 4, s: 134).
Muhaddis
es-San'ânî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Bu
hadis, cemaat namazının herkesin üzerine farz-ı ayın
olduğuna, farz-ı kifâye olmadığına delildir. Şayet
cemaat namazı farz-ı kifâye olsaydı, namazı
başkalarının kılmasıyla namazdan geri kalanların
cezayı hak etmemeleri gerekirdi. Cezâ ise, farzın terkedilmesi veya
haramın işlenmesi sonucunda olur." (Subulu's-Selâm; c: 2, s:
18-19).
4.
Ebû Hureyre'den -Allah
ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre, şöyle demiştir:
أَتَى النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ
عَلَيْهِ وَسَلَّمَ رَجُلٌ أَعْمَى، فَقَالَ يَا رَسُولَ
اللهِ! إِنَّهُ لَيْسَ لِي قَائِدٌ يَقُودُنِي إِلَى الْـمَسْجِدِ، فَسَأَلَ
رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يُرَخِّصَ لَهُ فَيُصَلِّيَ
فِي بَيْتِهِ، فَرَخَّصَ لَهُ، فَلَمَّـا وَلَّى دَعَاهُ فَقَالَ: هَلْ تَسْمَعُ
النِّدَاءَ بِالصَّلاَةِ؟ قَالَ: نَعَمْ، قَالَ: فَأَجِبْ [
رواه مسلم ]
"Gözleri
görmeyen bir adam, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’e gelerek: Ey
Allah’ın elçisi! Beni mescide götürecek kimsem yoktur. Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'den evinde namaz kılmasına izin vermesini
istedi.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- önce izin verdi. Sonra
onu çağırıp:
-Ezânı işitiyor musun? diye sordu.
Âmâ adam: Evet dedi.
Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
- O halde icâbet et (cemaate gel)." (Müslim).
Ebu Dâvud
ve İbn-i Mâce'nin
rivâyeti ise şöyledir:
"Senin için izin bulamıyorum." (Ebu Dâvud; hadis no: 552. İbn-i Mâce;
hadis no: 792).
İmam Nevevî hadis hakkında
şöyle demiştir:
"Hadisin isnadı, sahih veya
hasendir." (Bkz: "el-Mecmû'; c: 4, s: 164).
İbn-i Münzir -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Âmâ kimseye evinde
kılmasına izin yoksa, gözleri gören kimseye bu iznin
olmaması, daha önce gelir." (el-Avsat;
c: 4, s: 134).
İbn-i
Kudâme -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-,
kendisini mescide götürecek kimsesi olmayan âmâya izin vermemiş ise,
başkasına izin vermemesi daha önce gelir." (Bkz:
"el-Muğnî"; c: 2, s: 3).
5. Abdullah b. Mes'ud'dan -Allah ondan râzı
olsun- rivâyet olunduğuna
göre, o şöyle demiştir:
مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَلْقىَ اللهَ
غَداً مُسْلِمـاً فَلْيُحاَفِظْ عَلىَ هَذِهِ الصَّلَواَتِ حَيْثُ يُناَدىَ
بِهِنَّ، فَإِنَّ اللهَ شَرَعَ لِنَبِيِّكُمْ سُنَنَ الْـهُدىَ، وَإِنَّهُنَّ مِنْ
سُنَنِ الْـهُدىَ، وَلَوْ أَنَّكُمْ صَلَّيْـتُمْ فيِ بُـيوُتِكُمْ كَماَ يُصَليِّ
هَذاَ الْـمُتَخَلِّفُ فيِ بَيْتِهِ لَتَرَكْتُمْ سُـنَّةَ نَبِـيِّكُمْ، وَلَوْ
تَرَكْتُمْ سُـنَّةَ نَبِـيِّكُمْ لَضَلَلْـتُمْ، وَماَ مِنْ رَجُلٍ يَتَطَهَّرَ
فَيُحْسِنُ الطُّهوُرَ ثُمَّ يَعْمِدُ إِلىَ مَسْجِدٍ مِنْ هَذِهِ الْـمَساَجِدِ
إِلاَّ كَتَبَ اللهُ لَهُ بِكُلِّ خُطْوَةٍ يَخْطوُهاَ حَسَنَةً، وَيَرْفَعُهُ
بِهاَ دَرَجَة، وَيَـحُطُّ بِهاَ سَيِّئَـةً، وَلَقَدْ رَأَيْـتُناَ وَماَ
يَتَخَلَّفُ عَنْهاَ إِلاَّ مُناَفِقٌ مَعْلوُمٌ النِّـفاَقِ، وَلَقَدْ كاَنَ
الرَّجُلُ
يُؤْتى َبِه ِيُهاَدىَ بَيْنَ الرَّجُلَيْنِ
حَتىَّ يُقاَمَ فيِ الصَّفِّ[ رواه مسلم ]
"Kıyâmet günü müslüman olarak Allah’a
kavuşmak isteyen, nerede ezân okunursa namazları orada
kılsın. Şüphesiz ki Allah, Peygamberinize hidâyet yollarını
meşrû kılmıştır. Bu namazlar da hidâyet
yollarından birisidir. Şayet siz, cemaatten geri kalan şu adam
gibi namazları evinizde kılarsanız.Peygamberinizin yolunu
terketmiş olursunuz. Peygamberinizin yolunu terkederseniz, işte o
zaman sapıtırsınız.Her kim, güzel bir şekilde abdest
alır, sonra da bu mescitlerden birisine giderse, attığı her
adım için, Allah ona bir sevâp yazar, derecesini bir kat yükseltir ve bir
günahını da siler. Bizim zamanımızda namazdan ancak münâfıklığı belli olan
kimse geri kalırdı. Hasta olan kimse, iki kişi tarafından
koltuklanarak namaza getirilir ve safta durdurulurdu." (Müslim; hadis no:654).
Başka bir rivâyette o şöyle
demiştir:
إِنَّ رَسوُلَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَّمَنـَا سُنَنَ
الْـهُدىَ ، وَإِنَّ مِنْ سُنَنِ الْـهُدَى الصَّلاَةَ فيِ الْـمَسْجِدِ الَّذيِ
يُؤَذَّنُ فيِهِ [رواه مسلم ]
"Şüphe yok ki Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize
hidâyet yollarını öğretmiştir. Bu hidâyet
yollarından birisi de ezân okunan mescitte namaz kılmaktır." (Müslim; hadis no:654).
İbn-i
Kayyim -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Hadisin delil olmasının yönü şöyledir:
Abdullah b.
Mes'ud, cemaatten geri kalmayı, münâfıklığı belli olan
münafıkların alâmetlerinden birisi olarak
saymıştır.Münâfıklığın alâmeti ise, bir
müstehabın terkedilmesi veya mekruhun işlenmesi halinde olmaz.Kim,
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in sünnetini iyice incelerse,
münâfıklığın alâmetini, ya bir farzın terkedilmesinde
veyahut da bir haramın işlenmesinde bulacaktır. Nitekim bu
anlamı pekiştiren şey, Abdullah b. Mes'ud'un şu sözü
olmuştur:
"Kıyâmet günü müslüman olarak Allah’a kavuşmak
isteyen, nerede ezân okunursa namazları orada kılsın."
Abdullah b.
Mes'ud, cemaati terkeden ve namazı evinde kılan kimseyi, Rasûlullah
-sallallahu aleyhi ve sellem-'in yolu ve ümmeti için dîn olarak meşrû
kıldığı şeriatı durumunda olan sünnetini
terketmek olarak görmüştür. Yoksa sünnetten kasıt; dileyen
kimsenin yerine getirdiği, dileyen kimsenin de terkettiği sünnet
değildir. Çünkü sünnetin terki, ne dalâlet (sapıklık), ne
de münâfıklığın alâmetlerindendir.
Örneğin
Duhâ (kuşluk) namazı, teheccüd
namazı, Pazartesi ve ve Perşembe günleri orucu gibi sünnetlerin
terkedilmesi. (Bkz: "Namaz ve Namazı Terkedenin Hükmü"; s:
146-147).
6.
Sahâbenin icmâı (oybirliğine varması):
İbn-i
Kayyim -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:
"Sahâbenin
-Allah onlardan râzı olsun- icmâından bazılarının
sözlerini zikredelim:
Abdullah b.
Mes'ud'un -Allah ondan râzı olsun- sözü daha önce geçmişti.
O şöyle demiştir:
"Bizim zamanımızda namazdan ancak münâfıklığı belli olan kimse
geri kalırdı."
Abdullah b.
Mes'ud yine şöyle demiştir:
"Kim,
ezânı işitir de özürsüz olarak icâbet etmezse (cemaate
gelmezse), onun namazı yoktur (kabul olunmaz)."
Ebu Musa
el-Eş'arî -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:
"Kim,
ezânı işitir de özürsüz olarak icâbet etmezse (cemaate
gelmezse), onun namazı yoktur (kabul olunmaz)."
Ali b. Ebî
Tâlib -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:
"Mescide
komşu olan kimsenin, mescitten başka bir yerde namazı yoktur (mescitten
başka bir yerde kılarsa, namazı kabul olunmaz).
Kendisine:
Mescide komşu olan kimdir? Diye sorulduğunda o şöyle cevap
vermiştir: Ezânı işiten kimsedir.
Hasan b.
Ali b. Ebî Tâlib -Allah onlardan râzı olsun- şöyle
demiştir:
"Kim,
ezânı işitir de özürsüz olarak mescide gelmezse, onun
namazı başından (boğazından) aşağıya
inmez."
Yine, Ali
b. Ebî Tâlib -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:
"Mescide
komşu olanlardan ezânı işiten kimse, hasta
olmadığı halde özürsüz olarak mescide gelmezse, onun namazı
yoktur (kabul olunmaz). (Bkz: "Namaz ve Namazı
Terkedenin Hükmü"; s: 153).
Bu konuda
deliller daha pek çoktur. Ama biz, bunlarla yetindik. Bu konuda daha
detaylı bilgi için İbn-i Kayyim'in: "Namaz ve Namazı
Terkedenin Hükmü" adlı kitabına başvurabilir. Zirâ bu
kitapta fazla ve faydalı bilgiler bulunmaktadır.
Yine, değerli
âlim Abdulaziz b. Abdullah b. Baz'ın bu konuda: "Namazı Cemaatle
Edâ Etmenin Gerekliliği" adında faydalı bir
kitapçığı da vardır.
Yine de en
iyisini Allah Teâlâ bilir.