Bid'at

Bid'at

İbâdetlerde dille niyet etmenin (açıktan söylemenin) hükmü . Farz namazın akabinde topluca istiğfarda bulunmak. Regâib namazı, kılınması sünnet olan bir namaz mıdır?. RECEP AYINDA UMRE. RAMAZAN AYINDA GÜNDÜZ ORUÇLU İKEN HANIMIYLA CİNSEL İLİŞKİYE GİREN KİMSENİN KEFFÂRETİ. ÖRNEKLERLE BİD'AT VE ŞİRK KONUSUNDA DETAYLI VE FAYDALI BİLGİ. TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ.

İbâdetlerde dille niyet etmenin (açıktan söylemenin) hükmü
Müslüman, ibâdetleri yerine getirirken dille niyet edebilir mi?
Tıpkı bir kimsenin: Abdest almaya niyet ettim. Namaz kılmaya niyet ettim. Oruç tutmaya niyet ettim... Demesi gibi.

Hamd, yalnızca Allah'adır.

Şeyhuslislâm İbn-i Teymiyye'ye -Allah ona rahmet etsin-:

"Namaz ve diğer ibâdetlere başlarken niyeti dille söylemeye gerek var mıdır? Tıpkı bir kimsenin: Namaz kılmaya niyet ettim.Oruç tutmaya niyet ettim... Demesi gibi."

Diye sorulmuş, bunun üzerine o, bu soruya şöyle cevap vermiştir:

"Hamd, Allah'adır. Abdest, boy abdesti, teyemmüm, namaz, oruç, zekât, keffâretler (oruç ve yemin keffâretleri gibi) ile diğer ibâdetler için niyeti dille söylemeye (telaffuz etmeye) gerek yoktur.İslâm âlimleri bu konuda ittifak etmişlerdir.Aksine âlimlerin ittifakıyla niyetin yeri, kalptir.Bir insan, kalbindeki niyetin aksine, hata edip diliyle yanlış niyet etse, kalbinden niyet ettiğine itibar edilir, diliyle söylediğine itibar edilmez.

İslâm âlimlerinden hiç kimse bunun aksine bir şey zikretmemiştir.Ancak Şâfiî mezhebinin sonraki âlimleri buna aykırı bir görüş beyan edince, bazı Şâfiî âlimleri de bu konuda onlara uymuşlardır.

Fakat âlimler: Dille niyet etmek müstehap mıdır? konusunda iki görüşe ayrılmışlardır:

Ebu Hanife, Şâfiî ve Ahmed'in mezhebinden bazı âlimler: Dille niyet etmek, müstehaptır. Çünkü dille söylemekle niyet daha da pekiştirilmiş olmaktadır, demişlerdir.

Mâlik ve Ahmed'in mezhebinden bazı âlimlerle diğer bazı âlimler: Dille niyet etmek müstehap değildir. Çünkü bu, bid'attır. Ne Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den, ne de ashâbından böyle bir şey nakledilmiştir, demişlerdir.

Yine, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, ümmetinden hiç kimseye diliyle niyet etmesini emretmemiş, müslümanlardan hiç kimseye de bunu öğretmemiştir. Şayet dille niyet etmek meşrû olsaydı, İslâm ümmeti her gün bununla mübtelâ olduğu halde, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve ashâbı bunu ihmal etmez, onu bu ümmete öğretirlerdi, demişlerdir.

En doğru olan görüş, budur.

Hatta dille niyet etmek, akıl ve dîn yönünden kusur ve noksanlıktır.

Dîn yönünden kusur ve noksan olmasına gelince; çünkü bu davranış, bid'attır.

Akıl yönünden kusur ve noksan olmasına gelince, çünkü bu davranış, bir şey yemek isteyen kimsenin:Bir lokma almak için elimi bu yemek kabına koymaya,ardından o lokmayı ağzıma koyup çiğnemeye, sonra da karnımı doyurmak için onu yutmaya niyet ediyorum, demesi gibidir. Böyle yapmak ise, ahmaklık ve cehâlettir. Çünkü niyet, amele tâbidir. Dolayısıyla kul, ne iş yapacağını bildiği zaman, mecburen ona niyet etmiş olur. Yapacağı şeyi bilmesine rağmen niyetin hasıl olmayacağı düşünülemez. Nitekim İslâm âlimleri, dille niyet etmenin ve niyeti tekrarlamanın meşrû olmadığında ittifak etmişlerdir.Hatta kim bunu alışkanlık hâline getirirse, bid'atlarla Allah'a  ibâdet etmesine ve sesini yükselterek insanlara eziyet etmesine engel olmak için bu kimsenin terbiye edilmesi gerekir, demişlerdir.    

Allah Teâlâ en iyi bilendir.

el-Fetâvâ el-Kubrâ; c: 1, s: 214-215


Farz namazın akabinde topluca istiğfarda bulunmak
İmam namazı bitirince (selâm verdikten sonra) toplu bir halde açıktan istiğfarda bulunmaktadır. Bu davranış câiz midir?

Hamd, yalnızca Allah'adır.

İlmî Araştırmalar ve Dâimî Fetvâ Komitesi'nin fetvâlarında şöyle gelmiştir:

"Beş vakit farz namazların, müekked ve gayri müekked sünnetlerin akabinde açıktan duâ etmek veya bu namazlardan sonra devamlı bir şekilde topluca duâ etmek münker bir bid'attır. Çünkü bu konuda ne Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den, ne de ashâbından -Allah onlardan râzı olsun- bir şey sâbit olmuştur." ("İslâmî Fetvâlar"; c: 1, s: 319)

Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için (10491) nolu sorunun cevabına bakabilirsiniz. 

Islam Q&A


Regâib namazı, kılınması sünnet olan bir namaz mıdır?
Regâib namazı, kılınması sünnet olan bir namaz mıdır?

Hamd, yalnızca Allah'adır.

Regâib namazı, Receb ayında dîne sonradan sokulan bid'atlardan olup Receb ayının ilk Cuma gününün gecesi, akşam ile yatsı namazı arasında kılınan namazdır. Bu namazdan önce de Receb ayının ilk Perşembe günü tutulan Perşembe orucu vardır.

Regâib namazı, ilk defa Beytul-Makdis'de, hicrî 480 yılından sonra ihdas edilmiştir (dîne sokulmuştur).Ne Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den, ne sahâbeden birisinden, ne fazîletli dönemlerden (sahâbe, tâbiîn ve etbâu't-tâbiîn), ne de mezhep imamlarından böyle bir fiil nakledilmiştir. Regâib namazının yerilen bir bid'at olduğunu ve övülen bir sünnet olmadığının isbâtı konusunda sadece bu zikredilen şeyler yeterlidir.

İslâm âlimleri de Regâib namazından sakındırmışlar ve bu namazın, dalâlet bid'atı olduğunu belirtmişlerdir.

Nitekim İmam Nevevî -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

"Regâib namazı olarak bilinen ve Receb ayının ilk Cuma gecesi, akşam ile yatsı namazı arasında on iki rekat olarak kılınan bu namaz ile Şaban ayının ortasında yüz rekat olarak kılınan namaz, iki çirkin bid'at olan namazdır.Bu iki namazın, "Kûtu'l-Kulûb" (Kalplerin Azığı) ile "İhyâu Ulûmi'd-Dîn" (Dînî İlimlerin Yaşatılması) adlı iki kitapta zikredilmesine ve bu iki kitapta zikredilen hadise aldanılmaması gerekir.Çünkü bütün bunlar bâtıldır.Yine, hadisin hükmü kendisine karmaşık gelen bazı imamların bu namazın müstehap olduğunu yazmalarına aldanılmaması gerekir.Çünkü böyle diyen imamlar, bu konuda hata etmişlerdir. İmam Ebu Muhammed Abdurrahman b. İsmail el-Makdisî bu namazın bâtıl olduğu konusunda nefis bir kitap yazmış ve bu konuyu çok güzel zikretmiştir. Allah kendisine rahmet etsin." (İmam Nevevî; "el-Mecmû'"; c: 3, s: 548.)

Yine, Nitekim İmam Nevevî -Allah ona rahmet etsin-, Müslim'in Şerhi'nde şöyle demiştir:

"Bu bid'atı (Regâib namazı) çıkarana ve icat edene Allah lânet etsin.Bu namaz, dalâlet ve bilgisizlik sayılan çirkin bid'atlardandır. Bu bid'attaki çirkinlikler, açık-seçiktir. Birçok âlim, bu bid'atın çirkin olduğu, bu namazı kılanın ve çıkaranın dalâlette olduğu ve bu bid'atın çirkin ve bâtıl olduğu, bu bid'atı işleyenin dalâlet içerisinde olduğunu gösteren sayılamayacak kadar pek çok şeyin olduğu konusunda nefis kitaplar yazmışlardır."

İbn-i Âbidin de -Allah ona rahmet etsin- hâşiyesinde şöyle demiştir:

"'el-Bahru'r-Râik' adlı kitabın yazarı şöyle demiştir:

...Böylelikle, Receb ayının ilk Cuma gününde kılınan Regâib namazı için toplanmanın kerih (çirkin) ve bid'at olduğu anlaşılmaktadır...

Büyük âlim Nuriddîn el-Makdisî'nin bu bid'at hakkında yazdığı "Red'u'r-Râğib an Salâti'r-Reğâib" adında güzel bir kitabı vardır. Yazar, bu bid'at konusunda dört mezhebe mensup eski ve yeni âlimlerin görüşlerini detaylı bir şekilde zikretmiştir." (İbn-i Âbidin Hâşiyesi; c: 2, s: 26. -Özetle-).

İbn-i Hacer el-Heysemî'ye -Allah ona rahmet etsin-:

"Regâib namazını cemaatle kılmak câiz midir? Yoksa câiz değil midir?"

Diye sorulmuş, bunun üzerine o şöyle cevap vermiştir:

"...Regâib namazına gelince, bu namaz, Şaban ayının ortasında kılınan ve herkesçe bilinen namaz gibidir.Dolayısıyla bu iki namaz, çirkin ve dînde yerilen iki bid'attır.Bu iki namaz hakkında rivâyet olunan hadisler, uydurmadır.Bu sebeple bu iki namazı ister tek başına, isterse cemaat olarak kılmak, çirkin görülmüştür." ("el-Fetâvâ'l-Fıkhiyyetu'l-Kubrâ"; c: 1, s: 216.)

Mâlikî mezhebi âlimlerinden İbn-i'l-Hâc -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

"Bu kıymetli ayda (yani Receb ayında) ihdas ettikleri (dîne sonradan yerleştirdikleri) bid'atlardan birisi de, Receb ayının ilk Cuma gecesi câmii ve mescitlerde kıldıkları Regâib namazıdır.İnsanlar, bulundukları ülkelerin câmii ve mescitlerinde toplanıp bu bid'atı işlemekte ve dînen meşrû sayılan bir namaz gibi mescitlerde cemaatler halinde bir imamın arkasında toplu halde kılmaktadırlar...

İmam Mâlik'in -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- bu konudaki mezhebi (görüşü): Hiç şüphe yok ki Regâib namazı, yapılması mekruh olan bir fiildir. Çünkü bu namaz, bizden öncekilerin yapmış oldukları fiillerden değildir.İyilik ve hayrın her türlüsü, onlara uymaktadır. Allah onlardan râzı olsun." (İbn-i'l-Hâc el-Mâlikî; "el-Medhal"; c: 1, s: 294. -Özetle-).

Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ondan râzı olsun- bu konuda şöyle demiştir:

"Receb ayının ilk Cuma gününün gecesi kılınan Regâib namazı gibi, Receb ayının başında ve Şaban ayının ortasında kılınan bin (1000) rekatlık namaz, Receb ayının yirmi yedinci gecesi kılınan namaz ve benzeri namazlar gibi, belirli rekatlar ve kıraatlarla, belirli vakitlerde cemaat halinde düzenli olarak namaz kılınması hakkında sorulan soruya gelince, bu fiil, İslâm imamlarının ittifakıyla meşrû değildir.Nitekim sözlerine itibar edilen âlimler böyle demişlerdir.Bu gibi bid'atı, ancak câhil bid'atçı kimseden başkası çıkarmaz. Dînde bunun gibi bir kapı açmak, İslâm'ın hükümlerini değiştirmeyi ve Allah'ın, dînde izin vermediği şeyleri meşrû kılan kimselerin nasibini (günahlarını) almayı gerektirir." ("el-Fetâvâ'l-Kubrâ"; c: 2, s: 239.)

Şeyhulislâm İbn-i Teymiyye -Allah ondan râzı olsun- Regâib namazı hakkında yine şöyle demiştir:

"Bu namazı, ne Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, ne sahâbeden birisi, ne tâbiîn, ne de müslümanların imamlarından birisi kılmıştır.Ne Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-, ne seleften birisi, ne de imamlar bu namazı kılmaya teşvik etmişlerdir. Bu gecenin fazîletli olduğuna dâir herhangi bir şey de zikretmemişlerdir.Bu konuda Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den rivâyet olunan hadis, hadis âlimlerinin ittifakıyla yalan ve uydurmadır.Bunun içindir ki sonraki âlimler şöyle demişlerdir: Regâib namazı, mekruhtur, sünnet değildir." ("el-Fetâvâ'l-Kubrâ"; c: 2, s: 262.)

Fıkıh Ansiklopedisi'nde şöyle gelmiştir:

"Hanefîler ve Şâfiîler, Receb ayının ilk Cuma günü veya Şaban ayının ortasında özel şekilllerde veya belirli rekatlarla kılınan Regâib namazının çirkin bir bid'at olduğunu belirtmişlerdir...

Ebu'l-Ferac b. el-Cevzî -Allah ondan râzı olsun- şöyle demiştir:

Regâib namazı, Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-'e nisbet edilen bir uydurma ve ona atılan bir iftirâdır...

Ebu'l-Ferac b. el-Cevzî -Allah ondan râzı olsun- devamla şöyle demiştir:

Bu namazın bid'at ve çirkin oluşunu birçok yönden belirtmişlerdir. Bunlardan birisi de, sahâbe ve tâbiîn ile onlardan sonra gelen müctehid imamlardan bu iki namaz hakkında  hiçbir şey nakledilmemiştir.Şayet bu iki namaz meşrû olsaydı, selef (ilk müslümanlar), bu namazları hiç kaçırmazlardı.Bu iki namaz, ancak hicrî dört yüzüncü asırdan sonra ihdas edilmiştir." (Fıkıh Ansiklopedisi; c: 22, s: 262.)

Islam Q&A


RECEP AYINDA UMRE
Recep ayında umre yapmanın müstehap olduğuna dâir belirli bir fazîlet var mıdır?

Hamd, Allah Teâlâ'yadır.

Birincisi:

-Bildiğimiz kadarıyla- Recep ayında umre yapmaya dâir veya umre yapmaya teşvik etmeye dâir Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den özel bir fazîlet sâbit olmamıştır. Fakat Ramazan ayında ve Şevvâl, Zilkâde ve Zilhicce ayları olan hac aylarında umre yapmaya dâir Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den özel fazîlet sâbit olmuştur.

Recep ayında umre yaptığına dâir Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den herhangi bir şey sâbit olmamıştır. Hatta Âişe -Allah ondan râzı olsun- bunu reddetmiş ve şöyle demiştir:

(( مَا اعْتَمَرَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي رَجَبٍ قَطُّ.)) [رواه البخاري ومسلم]

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Recep ayında kesinlikle umre yapmamıştır." (Buhârî; hadis no: 1776. Müslim; hadis no: 1255).

 İkincisi:

Dînde yapılan bid'atlardan birisi de bazı insanların yapmakta oldukları Recep ayına özel umredir. Zirâ dînen mükellef olan birisinin, -dînde o ibâdet hakkında bir delil bildirilmedikçe- herhangi bir ibâdeti belirli bir zamanla sınırlandırma yetkisi yoktur.

İmam Nevevî'nin öğrencisi İbn-i Attâr -Allah ikisine de rahmet etsin- şöyle demiştir:

"Bana ulaşan haberlerden birisi de Mekke halkının -Allah, Mekke'nin şerefini daha da arttırsın- Recep ayında çokça umre yapmayı alışkanlık hâline getirmeleridir. Bu, dînde aslı olduğunu bilmediğim şeylerdendir. Aksine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den sâbir olan hadiste o şöyle buyurmuştur:

(( عُمْرَةٌ فِي رَمَضَانَ تَعْدِلُ حَجَّةً.)) [رواه أحمد والترمذي وابن ماجه]

"Ramazan'da yapılan umre, (sevap yönünden) bir hacca denktir." (İmam Ahmed, Tirmizî ve İbn-i Mâce).

Değerli âlim Muhammed b. İbrahim -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir:

"Recep ayının bazı günlerini Beytullah'ı ziyâret etmeye tahsis etmenin dînde hiçbir aslı yoktur. Nitekim İmam Ebu Şâme "el-Bide'u ve'l-Havâdis" adlı kitabında şunu kesin bir dille ifâde etmiştir: Şeriatın tahsis etmemiş olduğu, bazı ibâdetleri belirli vakitlere tahsis etmek, yapılmaması gereken bir davranıştır.Zirâ hiçbir vaktin, diğer bir vakite fazîlet ve üstünlüğü yoktur. Ancak şeriatın herhangi bir ibâdeti üstün kılması veya o vakitte bütün iyi amelleri diğer amellerden üstün kılması bunun dışındadır.Bunun içindir ki âlimler, Recep ayını çokça umre yapmakla tahsis etmeyi reddetmişlerdir." (Muhammed b. İbrahim'in Fetvâları; c: 6, s: 131).

Fakat bir insan,belirli bir fazîleti olduğuna inanmaksızın Recep ayında umre yapmaya giderse, hatta tesadüfen veya bu vakitte yolculuk yapmak için bir fırsatını bulup da giderse, bunda herhangi bir sakınca yoktur.  

Islam Q&A


RAMAZAN AYINDA GÜNDÜZ ORUÇLU İKEN HANIMIYLA CİNSEL İLİŞKİYE GİREN KİMSENİN KEFFÂRETİ
Ben, Ramazan'da oruçlu olduğum halde hanımımla birkaç defa cinsel ilişkiye girdim. Şimdi bunu yaptığım için çok pişmanım. Ramazan'da gündüz oruçlu iken hanımıyla cinsel ilişkiye girmenin keffâretinin bir köle azat etmek olduğunu öğrendim. Benim bir köle azat edecek imkânım yoktur. Çalıştığımdan dolayı iki ay aralıksız oruç tutmak da bana çok zor gelmektedir. Bunun yerine -hadiste geldiği üzere- altmış yoksulu doyurabilir miyim?

Hamd, yalnızca Allah'adır.

İki ay aralıksız tutacağın orucu, iklimin soğuk veya mutedil olduğu gündüz süresinin kısa olduğu ve meşakkatin hafiflediği günlerde veya işyerinin sana verdiği yıllık izin gibi zamanlarda tutmanı tavsiye ederim.Yerine getirmen gereken görevi, bu fırsatla değerlendirmiş olursun. Eğer gerçekten oruç tutmaya gücün yetmezse, bu takdirde altmış yoksulu doyurman câizdir.Altmış yoksulu doyurman, -gücün nisbetince- bu sayı tamamlanıncaya kadar birden fazla defaya paylaştırabilirsin.Eğer hanımın Ramazan'da gündüz isteyerek seninle cinsel ilişkiye girmişse, ona da  keffâret gerekir. Eğer farklı günlerde cinsel ilişkiye girmişseniz, bu kıymetli ayın günlerinin kutsallığını çiğnediğiniz her gün için ikinize de birer keffâret gerekir.

"Kifâyetu't-Tâlib" adlı kitabın yazarı şöyle demiştir:

"Keffâretin birden fazla olması için, cinsel ilişkinin farklı günlerde olması gerekir. Aynı günde birden fazla ilişkiye girilmesi, keffâreti vermeden önce olmuşsa ittifakla birden fazla keffâret gerektirmez."

Desûkî Hâşiyesi'nin yazarı şöyle demiştir:

"Aynı günde birden fazla yemek yemek veya cinsel ilişkiye girmekte, birden fazla  keffâret gerekmez."

Muğni'l-Muhtâc'ın yazarı şöyle demiştir:

"Her kim, hanımıyla iki gün üst üste cinsel ilişkiye girerse, kendisine iki keffâret gerekir. Çünkü her günün ibâdeti ayrıdır. İki günün keffâreti birbirine karışmaz. Eğer aynı günde birden fazla cinsel ilişkiye girmişse, birden fazla keffâret gerekmez."

 

Allah Teâlâ, insana taşıyamayacağı bir yükü yüklemez. Sorunuzda işâret ettiğiniz hadis, Ebû Hureyre'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunmuştur.O şöyle demiştir:

(( بَيْنَمَا نَحْنُ جُلُوسٌ عِنْدَ النَّبِيِّ ع إِذْ جَاءَهُ رَجُلٌ فَقَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! هَلَكْتُ. قَالَ: مَا لَكَ؟ قَالَ: وَقَعْتُ عَلَى امْرَأَتِي وَأَنَا صَائِمٌ. فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ع : هَلْ تَجِدُ رَقَبَةً تُعْتِقُهَا؟ قَالَ: لاَ. قَالَ: فَهَلْ تَسْتَطِيعُ أَنْ تَصُومَ شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ؟ قَالَ: لاَ. فَقَالَ: فَهَلْ تَجِدُ إِطْعَامَ سِتِّينَ مِسْكِينًا؟ قَالَ: لاَ. قَالَ: فَمَكَثَ النَّبِيُّ ع فَبَيْنَا نَحْنُ عَلَى ذَلِكَ أُتِيَ النَّبِيُّ ع بِعَرَقٍ فِيهَا تَمْرٌ -وَالْعَرَقُ الْمِكْتَلُ-. قَالَ: أَيْنَ السَّائِلُ؟ فَقَالَ: أَنَا. قَالَ: خُذْهَا فَتَصَدَّقْ بِهِ. فَقَالَ الرَّجُلُ: أَعَلَى أَفْقَرَ مِنِّي يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ فَوَاللَّهِ مَا بَيْنَ لاَبَتَيْهَا - يُرِيدُ الْحَرَّتَيْنِ- أَهْلُ بَيْتٍ أَفْقَرُ مِنْ أَهْلِ بَيْتِي. فَضَحِكَ النَّبِيُّ ع حَتَّى بَدَتْ أَنْيَابُهُ، ثُمَّ قَالَ: أَطْعِمْهُ أَهْلَكَ )) [ رواه البخاري ]

"Bizler, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in yanında otururken ansızın bir adam çıkageldi ve: Ey Allah'ın elçisi! Helâk oldum! dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: Seni helâk eden nedir? diye sordu. Adam: (Ramazan'da) oruçlu olduğum halde eşimle cinsel ilişkiye girdim, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Bir köle azat edebilir (hürriyetine kavuşturabilir) misin? diye sordu. Adam: Hayır, köle azat edemem, diye cevap verdi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Öyle ise aralıksız iki ay üst üste oruç tutabilir misin? diye sordu. Adam: Hayır, tutamam, diye cevap verdi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Altmış yoksulu doyurabilir misin? diye sordu. Adam: Hayır, doyuramam, diye cevap verdi. Ebu Hureyre dedi ki: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bir süre öyle bekledi. Bizler bu hal üzereyken Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e içerisinde (on beş sa' alabilen) hurma dolu bir zenbil getirildi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: Soruyu soran nerede? diye sordu. Adam: Benim, diye cevap verdi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Bunu al ve sadaka olarak dağıt, buyurdu. Adam: Benden daha fakir birisine mi sadakayı vereyim ey Allah'ın elçisi! Allah'a yemîn ederim ki, Medine'nin karataşlı bir ucundan diğer bir ucuna kadar âile halkı benden daha fakir hiç kimse yoktur, dedi. Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- azı dişleri görülünceye kadar güldü. Sonra o adama: (Öyleyse) kendi âile halkına yedir, buyurdu." Buhârî, hadis no: 1936

 Âişe'den -Allah ondan râzı olsun- başka bir rivâyet ise şöyledir:

(( أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ ع بَيْنَا هُوَ جَالِسٌ فِي ظِلِّ فَارِعِ أُجُمِ حَسَّانَ، جَاءَهُ رَجُلٌ فَقَالَ: احْتَرَقْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ! قَالَ: مَا شَأْنُكَ؟ قَالَ: وَقَعْتُ عَلَى امْرَأَتِي وَأَنَا صَائِمٌ. قَالَتْ: وَذَاكَ فِي رَمَضَانَ. فَقَالَ لَهُ رَسُولُ اللَّهِ ع : اِجْلِسْ، فَجَلَسَ فِي نَاحِيَةِ الْقَوْمِ، فَأَتَى رَجُلٌ بِحِمَارٍ عَلَيْهِ غِرَارَةٌ فِيهَا تَمْرٌ، قَالَ هَذِهِ صَدَقَتِي يَا رَسُولَ اللَّهِ! فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ ع: أَيْنَ الْمُحْتَرِقُ آنِفًا؟ فَقَالَ: هَا هُوَ ذَا أَنَا يَا رَسُولَ اللَّهِ! قَالَ: خُذْ هَذَا فَتَصَدَّقْ بِهِ. قَالَ: وَأَيْنَ الصَّدَقَةُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِلاَّ عَلَيَّ وَلِي، فَوَالَّذِي بَعَثَكَ بِالْحَقِّ، مَا أَجِدُ أَنَا وَعِيَالِي شَيْئًا، قَالَ: فَخُذْهَا، فَأَخَذَهَا )) [ رواه أحمد ]

"Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Hassan'ın yüksek bahçesinin duvarının gölgesinde otururken ansızın bir adam çıkageldi ve: Ey Allah'ın elçsi! Yandım, dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona: Seni yakan nedir?  diye sordu. Adam: Oruçlu olduğum halde eşimle cinsel ilişkiye girdim, dedi. Âişe -Allah ondan râzı olsun- dedi ki: Bu olay, Ramazan'da idi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona: Otur, dedi. O da oradaki topluluğun yanına oturdu. Ardından bir adam, üzerinde büyükçe bir torba olan ve içerisinde hurma bulunan eşeği ile geldi ve. Ey Allah'ın elçisi! Bu benim zekâtımdır, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Az önce yandım diyen nerede? diye sordu. Adam: O benim ey Allah'ın elçisi! dedi. Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-: Bunu al ve sadaka olarak dağıt, buyurdu. Adam: Ey Allah'ın elçisi! Sadaka benden daha fakir birisine verilir mi? Seni hak olarak gönderen Allah'a yemîn ederim ki, ben ve âile halkım hiçbir şey bulamıyoruz, dedi. Bunun üzerine Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-: Onu al götür, buyurdu, adam da alıp götürdü."

İmam Ahmed, hadis no: 276

Allah Subhânehu ve Teâlâ'dan işlediğimiz günahlarımızı ve işimizde yaptığımız taşkınlıklarımızı bağışlamasını ve bizi affetmesini niyâz ederiz. Çünkü O, tevbeleri çokça kabul edendir, kullarına çok merhametlidir.

Muhammed Salih el-Muneccid


ÖRNEKLERLE BİD'AT VE ŞİRK KONUSUNDA DETAYLI VE FAYDALI BİLGİ
Şirk ve bid'at işleyen insanları müslümanlar olarak adlandırabilir miyiz?

Hamd, yalnızca Allah'adır.

Bu soru iki bölümden meydana gelmektedir:

1.      Bid'at

2.      Şirk

Birinci Bölüm: BİD'AT

Bu bölüm de üç kısma ayrılmaktadır:

1.      Bid'atın ölçüsü

2.      Bid'atın kısımları

3.      Bid'at işleyen kimsenin hükmü: Bid'at işleyen kimse kâfir olur mu?

Birincisi: Bid'atın ölçüsü

Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

"Bid'atın terim olarak ölçüsü (tanımı); Allah Teâlâ'ya, O'nun meşrû kılmadığı şekilde ibâdet etmektir.Buna dilersen şöyle de diyebilirsin: Allah Teâlâ'ya, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Râşid Halifeleri'nin üzerinde bulundukları yoldan başka bir yol üzere ibâdet etmektir."

Birinci tanım, (Allah Teâlâ'ya, O'nun meşrû kılmadığı şekilde ibâdet etmek), Allah Teâlâ'nın şu sözünden alınmıştır:

 (أَمْ لَهُمْ شُرَكَاءُ شَرَعُوا لَهُمْ مِنَ الدِّينِ مَا لَمْ يَأْذَنْ بِهِ اللَّهُ وَلَوْلا كَلِمَةُ الْفَصْلِ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ) [ سورة الشورى الآية: ٢١ ]

""Yoksa onların (müşriklerin) Allah'ın izin vermediği bir dîni meşrû kılan ortakları mı var? Eğer Allah'ın süre tanıyarak onlara dünyada azap etmeyeceğine dâir kazâ ve kaderi olmasaydı, onların aralarında derhal azap etmek sûretiyle hüküm verilirdi.Şüphesiz ki zâlim (kâfir)ler için (kıyâmette) acıklı bir azap vardır." ( Şûrâ Sûresi: 21)

 

İkinci tanım, (Allah Teâlâ'ya, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Râşid Halifeleri'nin üzerinde bulundukları yoldan başka bir yol üzere ibâdet etmek), Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in şu sözünden alınmıştır:

(( مَنْ يَعِشْ مِنْكُمْ بَعْديِ فَسَيَرَى اخْتِلاَفاً كَثِيراً، فَعَلَيْكُمْ بِسُنَّتيِ وَسُنَّةِ الْخُلَفاَءِ الرَّاشِدِينَ الْمَهْدِييِّنَ مِنْ بَعْديِ، تمسكوا بها وعضوا عليها بالنواجذ، وإياكم ومحدثات الأمور، فإن كل محدثة بدعة وكل بدعة ضلالة )) [ رواه أحمد وأبو داود والترمذي وابن ماجه وصححه الألباني ]

"Sizden kim, benden sonra yaşarsa, (dînde) çok ihtilaflar görecektir. Bu sebeple benim sünnetime ve benden sonraki doğru yolu bulmuş râşid halîfelerimin sünnetine uyun. Azı dişlerinizle tutarcasına onlara sımsıkı sarılın.Dîne sonradan sokulan şeylerden şiddetle sakının. Çünkü dîne sokulan her yenilik bid'at, her bid'at ise dalâlettir." ( Ahmed, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve İbn-i Mâce rivâyet etmişler, Elbânî de "hadis sahihtir" demiştir.)

Bu sebeple her kim, Allah Teâlâ'ya, O'nun meşrû kılmadığı bir şekilde veya Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Râşid halifelerinin üzerinde bulundukları yoldan başka bir yol üzere ibâdet ederse, -bu ibâdet, ister Allah Teâlâ'nın isim ve sıfatları konusunda olsun, isterse Allah Teâlâ'nın koyduğu hükümler ve meşrû kıldığı şeylerle ilgili olsun-, o kimse bid'atçıdır.

Gelenek ve göreneklere tâbi olan dünyalık şeylere gelince, -lügat olarak bid'at olarak adlandırılsa bile-, bunlara dînimizce bid'at denilmez. Bunlar, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'in dînde şiddetle uyardığı bid'at değildir.Dînde, bid'atı hasene diye bir şey de kesinlikle yoktur." ( Mecmû'u Fetâvâ İbn-i Useymîn, cilt: 2, sayfa: 291 )

İkincisi: Bid'atın kısımları

Bid'at iki kısma ayrılır:

1.      Küfre götüren (dînden çıkaran) bid'at

2.      Küfre götürmeyen (dînden çıkarmayan) bid'at

O halde küfre götüren (dînden çıkaran) ve küfre götürmeyen (dînden çıkarmayan) bid'atın ölçüsü nedir? diye sorulacak olursa, bunun cevabı şöyledir:

Değerli âlim Hâfız el-Hakemî -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

"Küfre götüren (dînden çıkaran) bid'atın ölçüsü şudur: 'Dînce üzerinde ittifak edilip mütevâtir olan ve kesin delillerle bilinen bir farzı inkâr etmek, farz olmayan bir şeyi farz kılmak, haramı helâl kılmak, helâli haram kılmak, nefy (inkâr) ve isbat (kabul) gibi, Allah Teâlâ, elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- ve Kur'an-ı Kerim'in tenzih ettiği bir şeyin aksine inanmaktır. Çünkü bu davranış, Kur'an-ı Kerim'i ve Allah Teâlâ'nın, elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- gönderdiği şeyi yalanlamak demektir.

Buna örnek olarak şunları verebiliriz:

Allah Teâlâ'nın sıfatlarını inkâr eden, Kur'an-ı Kerim'in mahluk (yaratılmış) olduğunu veya Allah Teâlâ'nın sıfatlarının mahluk (yaratılmış) olduğunu söyleyen Cehmiyye'nin bid'atı gibi.

Allah Teâlâ'nın ilim ve fiillerini inkâr eden Kaderiyye'nin bid'atı gibi.

Allah Teâlâ'yı, kullarına benzeten Mücessime'nin bid'atı gibi.

2. Küfre götürmeyen (dînden çıkarmayan) bid'atın ölçüsü ise şudur: Kur'an-ı Kerim'i ve Allah Teâlâ'nın peygamberlerine gönderdiği bir şeyi yalanlamayı gerektirmeyen bid'attır.

Buna örnek olarak şunları verebiliriz:

Bazı namazları son vaktine kadar geciktiren, bayram namazı hutbesini namazdan önceye alan,Cuma ve bayram namazlarında hutbe verirken oturan Mervâniyye bid'atı gibi.

Nitekim sahâbenin fazîletlileri bu davranışlarından dolayı onları reddetmişler, bunu onaylamamışlar, fakat bununla birlikte onları herhangi bir şeyle tekfir etmemişler ve bu bid'at sebebiyle onlardan el çekmemişlerdir (onlara itaatsizlik etmemişlerdir)."  ( Meâricu'l-Kabul, cilt: 2, sayfa: 503-504 )

Üçüncüsü: Bid'at işleyen kimsenin hükmü:

Bid'at işleyen kimse kâfir olur mu?

Bu sorunun cevabı detaylıdır:

Eğer işlenen bid'at küfre götüren bid'at ise, bid'at sahibi şu iki halin dışına çıkamaz:

Birinci hal:

Bid'atçının kastının, İslâm dîninin temellerini yıkmak ve müslümanları dînlerinde şüpheye düşürmek olduğunun bilinmesidir.Bu kimsenin kâfir olduğunda şüphe yoktur. Hatta bu kimsenin İslâm ile bir alakası yoktur ve İslâm'ın düşmanlarından birisidir.

İkinci hal:

Bid'atçının aldatılmış ve bâtılın, kendisine hak olarak gösterilmiş olmasıdır. Bu kimseye huccet ikâme edildikten ve hakka dönmesi istendikten sonra bid'atında ısrar ederse,onun  küfrüne hükmedilir. Eğer işlenen bid'at, küfre götüren bid'at değil ise, kâfir olmaz. Aksine bu kimse, İslâm üzere kalır, fakat büyük bir münkeri işlemiş olur.

Bid'atçılara nasıl davranmamız gerekir? diye soracak olursanız, buna şöyle cevap verebiliriz:

 

Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

"Her iki kısımdaki -küfre götüren bidatlar işleyenler ile küfre götürmeyen bid'atları işleyenler- İslâm'a mensup bu kimseleri hakka dâvet etmemiz gerekir.Bunu da bid'atlarını hedef alarak onlara saldırmadan hakkı açıklamamız gerekir.

Çünkü Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

 (وَلا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْواً بِغَيْرِ عِلْمٍ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ مَرْجِعُهُمْ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ) [ سورة الأنعام الآية: ١٠٨]

 "Onların Allah’tan başka yalvardıkları putlara sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak bilmeden Allah’a sövmesinler! İşte biz, her ümmete, yaptıkları işi güzel gösterdik.Sonra dönüşleri yalnızca Rablerine olacak ve O da onlara yaptıklarını haber verecektir." ( En'am Sûresi:108 )

Onlardan, hakka karşı büyüklenme ve hakkı kabul etmeme gibi bir durumu görürsek, bu takdirde onların bâtıl olan davranışlarını açıklarız. Çünkü onların bâtıl olan şeylerini açıklamak, dînen farzdır.

Onları terketmeye gelince, bu onların bid'atına göredir. Eğer işledikleri bid'at, küfre götüren (dînden çıkaran) bid'at ise, onları terketmek gerekir. Yok eğer onların bid'atı küfre götüren bid'at değil ise, onları terketmek konusunda düşünürüz: Eğer onları terketmekte fayda varsa, bunu yapar ve onları terkederiz. Eğer onları terketmekte fayda yoksa veya bid'at o kimsede günahların artmasına ve haddi aşmasına sebep oluyorsa, ondan uzak dururuz. Çünkü faydalı olmayan şeyden uzaklaşmak da mü'min için fayda sayılır. Zirâ aslolan mü'minin, mü'min kardeşini terketmesinin haram oluşudur.

Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:

((لاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثٍ، فَمَنْ هَجَرَ فَوْقَ ثَلاَثٍ فَمَاتَ دَخَلَ النَّارَ )) [ رواه أبو داود ]

"Bir kimsenin, mü'min kardeşini üç günden fazla terketmesi (ona dargın kalması), ona helâl olmaz.Kim, üç günden fazla kardeşini terkeder (ona dargın kalır) ve (tevbe etmeden bu hal üzere) ölürse cehenneme girer (cehenneme girmesi ona gerekli olur)."    ( Ebu Dâvûd )

( Mecmû'u Fetâvâ İbn-i Useymîn, cilt: 2,sayfa:293 )

 

İkinci Bölüm: Şirk, şirkin türleri ve her birisinin tanımı

Değerli âlim Muhammed b. Salih el-Useymîn -Allah ona rahmet etsin- bu konuda şöyle demiştir:

" Şirk, iki türlüdür.

1.      Dînden çıkaran büyük şirk.

2.      Dînden çıkarmayan küçük şirk.

Birincisi:

Dînden çıkaran büyük şirk: Kur'an ve sünnetin şirk olarak adlandırdığı ve insanın dîninden çıkmasını içeren şirktir.

Allah -azze ve celle-'ye yapılması gereken ibâdet çeşitlerinden herhangi birisini Allah Teâlâ'dan başkasına yapmak gibi.

Örneğin Allah Teâlâ'dan başkası için namaz kılmak, Allah Teâlâ'dan başkası için oruç tutmak, Allah Teâlâ'dan başkası için kurban kesmektir.

Aynı şekilde Allah Teâlâ'dan başkasına yalvarıp yakarmak da büyük şirktendir. Kabirde yatan ölüye yalvarıp yakarmak veya Allah Teâlâ'dan başka hiç kimsenin gücünün yetmediği bir konuda hazırda olmayan bir kimseden yardım istemek ve medet ummak gibi.  

  İkincisi:

Dînden çıkarmayan küçük şirk: Kur'an ve sünnetin şirk olarak adlandırdığı, fakat insanı dînden çıkarmayan bütün sözlü veya fiilî amellerdir.

Allah Teâlâ'dan başkası adına yemîn etmek gibi.

Nitekim Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu konuda şöyle buyurmuştur:

(( مَنْ حَلَفَ بِغَيْرِ اللهِ فَقَدْ كَفَرَ أَوْ أَشْرَكَ )) [ رواه أبو داود والترمذي بإسناد صحيح ]

"Kim, Allah’tan başkası adına yemîn ederse, kâfir olur veya Allah’a ortak koşmuş olur."  ( Ebû Dâvûd ve Tirmizî sahîh bir senedle rivâyet etmişlerdir. )

Azamet ve büyüklükte Allah Teâlâ'nın bir benzeri olmadığına inanmakla birlikte, Allah Teâlâ'dan başkası adına yemîn eden kimse, küçük şirke düşmüş olur.İnsanlardan kendisi adına yemîn edilen kimse, ister tazim gösterilen kimse olsun, ister olmasın, bu hükümdedir. Bu sebeple Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- veya bir reis veya Kâbe veyahut da Cebrail adına yemîn etmek, câiz değildir. Çünkü bu davranış, şirktir. Fakat bu şirk, dînden çıkarmayan küçük şirktir.

 

Küçük şirkin çeşitlerinden birisi de riyâdır.

Riyâ; bir ameli, Allah Teâlâ için değil de insanlar görsünler diye işlemektir.

İbâdetleri boşa götürmesinden dolayı riyâ iki kısma ayrılmaktadır:

Birincisi:

Riyânın, ibâdetin özünde olmasıdır. Yani sadece riyâ için kalkıp ibâdet etmektir. Bu kimsenin ameli bâtıldır (geçersizdir) ve kendisine iâde olunur.

Nitekim Ebu Hureyre'nin -Allah ondan râzı olsun- rivâyet ettiği hadis-i kudsî'de  Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

(( قَالَ اللَّهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى: أَنَا أَغْنَى الشُّرَكَاءِ عَنْ الشِّرْكِ، مَنْ عَمِلَ عَمَلاً أَشْرَكَ فِيهِ مَعِي غَيْرِي تَرَكْتُهُ وَشِرْكَهُ )) [ رواه مسلم كتاب الزهد رقم:2985 ]

"Allah Tebâreke ve Teâlâ buyurdu ki: Ben, ortak olduklarını iddiâ edenlerin şirkinden (ortak koştukları şeyden)  müstağnîyim. Kim, bir ameli işler ve benimle başka birisini ona ortak ederse (hem benim için, hem de başkası için bir amel işlerse), onu ortak koştuğu şeyle başbaşa bırakırım (onun amelini kabul etmem)." (Müslim, Kitabu'z-Zühd'de rivâyet etmiştir. Hadis no: 2985 )

İkincisi:

Riyânın, ibâdetin içine sonradan yerleşmesidir.Yani ibâdetin özünün AllahTeâlâ için yapılması, fakat riyânın daha sonra o amele girmesidir. Bu da iki kısma ayrılmaktadır:

1. Bir kimsenin, ibâdet ederken riyâyı kendisinden def edip savuşturmasıdır ki bu riyâ, ameline herhangi bir zarar vermez.

Örneğin bir kimse namaz sırasında birinci rekâtı kıldıktan sonra ikinci rekâtta bazı kimseler gelip arkasında namaza durduklarında, rükû veya secdeyi uzatmak veyahut da kıraat sırasında ağlar gibi göstermek gibi, onun kalbinde bir şey hâsıl olursa, bunu def edip savuşturabilirse, ameline herhangi bir zararı olmaz. Çünkü bu kimse cihâd etmiş olur. Yok eğer içine riyâ giren bu ameline devam ederse, riyâdan doğan her ameli bâtıldır (geçersizdir).Örneğin kıyâmı veya secdeyi uzatır veya kıraat sırasında kendisini ağlar gibi gösterirse, bu amellerinin hepsi bâtıldır. Fakat geçersiz olması, o ibâdetin tamamını kapsar mı?

Deriz ki bu, iki halden birisinin dışına çıkamaz:

Birinci hal:

İbâdetin son kısmının ilk kısmına binâ edilmesi ile son kısmının fesada uğramasıdır ki bu durumda ibâdetin tamamı geçersiz olur.

Bu, aynı namaz gibidir. Örneğin namazın sonunun bozulması, başının bozulmaması gibi bir durum söz konusu olamaz. O halde namazın tamamı geçersizdir.

İkinci hal:

Başının geçerli, sonunun ise geçersiz olacak şekilde, ibâdetin başının sonundan ayrı olmasıdır. Buna göre, riyâdan önce yapılan ibâdet geçerlidir. Riyâdan sonra yapılan ise, geçersizdir.

Örneğin bir kimse, yanında 100 riyali varsa ve bu paranın 50 riyalini sadaka olarak iyi niyetle verdikten sonra geri kalan 50 riyali riyâ amaçlı verirse, birinci verdiği sadaka makbuldur, ikincisi ise makbul değildir. Çünkü ikinci sadaka, birincisinden ayrıdır.

( 'Mecmûu Fetâvâ ve Resâil İbn-i Useymîn' ile 'el-Kavlu'-Mufîd Şerhu Kitâbi't-Tevhîd', cilt: 1, sayfa: 114 -1. Baskı- ).

 

www.islamqa.com


TEVESSÜL ÇEŞİTLERİ
Tevessülün çeşitleri nelerdir?

Hamd, yalnızca Allah'adır.

"Tevessül" ve "Vesîle" kelimesi ile dört şeyden birisi kastedilir.

Birincisi:

O olmadan Allah Teâlâ'ya îmânın tam olmadığı tevessül.Bu tevessül, Allah Teâlâ'ya ve Elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-'e îmân ve itaat etmekle Allah Teâlâ'ya tevessülde bulunmaktır.

Nitekim Allah Teâlâ'nın şu sözünden kastedilen tevessül budur:

 ( يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَابْتَغُوا إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ) [ سورة المائدة الآية: ٣٥ ]

"Ey îmân edenler! Allah'tan korkun ve O'na (itaat ve O'nun hoşnut olduğu amellerle) yaklaşmaya vesile arayın.O'nun yolunda savaşın ki kurtuluşa eresiniz (O'nun cennetini kazanasınız.)" ( Mâide Sûresi: 35 )

Allah Teâlâ'ya, güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessülde bulunmak da bu tür tevessüle girer.

Tevessülde bulunan kimse, itaat olan amelleri işlemek ve onları vesile kılmak sûretiyle Allah Teâlâ'ya yalvarır ve O'ndan ister.

İkincisi:

Hayattaiken Rasûlulllah -sallallahu aleyhi ve sellem-'den kendisi için duâ etmesini istemek ve mü'minlerin birbirleri için duâ etmesini istemek sûretiyle Allah Teâlâ'ya tevessülde bulunmaktır. Bu tevessül de birinci tevessüle tâbi olup istenen ve teşvik edilen tevessüldür.

Üçüncüsü:

Yaratılanın makamı ve zâtı ile Allah Teâlâ'ya tevessülde bulunmaktır.

Örneğin bir kimsenin şöyle demesi:

"Allahım! Peygamberinin makamı ile sana yöneliyorum!"

Bu tür tevessülü bazı âlimler,zayıf olmakla birlikte câiz görmüşlerdir.Fakat doğru olan bu tür tevessülün haram olduğudur. Çünkü duâda Allah Teâlâ'ya ancak O'nun isimleri ve sıfatları ile tevessül bulunulabilir.

Dördüncüsü:

Tevessül günümüzde kimselerin örfünde, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'e yalvarıp yakarmak ve O'ndan yardım istemek (ölülerden ve evliyâdan imdat dilemek) haline gelmiştir ki bu tevessül, büyük şirktir.Çünkü yalvarıp yakarmak ve imdat dilemek, Allah Teâlâ'dan başkasının gücünün yetmediği bir ibâdettir.Dolayısıyla bu ibâdetin, Allah Teâlâ'dan başkasına yapılması, büyük şirktir.

Yine de en iyisini Allah Teâlâ bilir.

www.islamqa.com Muhammed Salih el-Muneccid
Bid'at